• Min.
  • Max.
  • Salı
  • Parçalı Bulutlu
  • 5 °C
  • 10 °C
  • Çarşamba
  • Güneşli
  • 5 °C
  • 10 °C
  • Perşembe
  • Yağmurlu
  • 5 °C
  • 10 °C

İstanbul'un Tarihçesi

Akdeniz dünyasının bütün şehirleri gibi İstanbul’da da her zaman muhtelif dil ve dinden gruplar yaşamıştır. Coğrafi konumu, ilginç ve güzel doğası, gelişime elverişli özellikleri İstanbul’u bütün ortaçağ boyunca en kalabalık nüfuslu metropol haline getirmiştir.

Anonim

Miladın IV. asrında bugünkü yarımadada bulunan küçük Bizans, dünya metropolü olmaya hazırlanmaktaydı. Konstantin gelecek bin beş yüz yılın muhteşem başkentine kendi adını vermiştir. Yüzyıllar boyu Osmanlı İmparatorluğu’nun fermanlarında ve kayıtlarında İstanbul’un ismi “Be Makam-ı Konstantiniyye el Mahmiyye” olarak geçmekte ve son döneme kadar, basılan bazı kitapların ilk sayfasında “Konstantiniyye matbaası” künyesi bulunmaktaydı. Osmanlı, Büyük Konstantin’in kurduğu dünya başkentine sahip olmaktan gurur duymaktaydı.

Konstantiniyye el Mahmiyye” olarak geçmekte ve son döneme kadar, basılan bazı kitapların ilk sayfasında “Konstantiniyye matbaası” künyesi bulunmaktaydı. Osmanlı, Büyük Konstantin’in kurduğu dünya başkentine sahip olmaktan gurur duymaktaydı.

Eski İstanbul
Çizim, 1800 / Fotoğraf: Hakan Özdaşçı

İstanbul ismi “Stinpolis – şehre doğru” deyiminden gelmektedir. 15. yüzyıldan beri şehre gelen seyyahlar onun düzineyle ismini saymadan edemezlerdi; Byzantion, Nea Roma gibi… Slavlarda Tsarigrad, Balkanlarda Çar şehri ismiyle anılmaktadır.

 

16. yüzyıla büyük bir şehir olarak giren İstanbul, Küçük Kıyamet olarak anılan 14 Eylül 1509 depreminde çok zarar gördü. 45 gün süren depremde binlerce bina harap oldu, yıkılmadık tek minare kalmadı. Şehir, 1510’da Sultan II. Bayezıd tarafından 80 bin kişinin istihdamıyla neredeyse yeniden kuruldu. Bu yüzden günümüze gelebilen eserlerin büyük çoğunluğu bu devirden kalmıştır.

 

İstanbul iki bin yıl Akdeniz ve Ortadoğu kentlerinin karakteristiğini taşımıştır. Akdeniz dünyasının bütün şehirleri gibi İstanbul’da da her zaman muhtelif dil ve dinden gruplar yaşamıştır. Coğrafi konumu, ilginç ve güzel doğası, gelişime elverişli özellikleri İstanbul’u bütün ortaçağ boyunca en kalabalık nüfuslu metropol haline getirmiştir. Kentin yönetimi ve savunması değişik ve büyük boyutlarda tedbirleri ve örgütlenmeyi gerektirmekteydi. İstanbul dini merkezleri, kütüphaneleri, ayrı dindeki cemaatlerin oturduğu mahalleleri; İtalya’dan, Hansa’dan, Doğu’dan gelen tüccarların, kervanların, gemilerin konakladığı hanları, liman ve antrepoarı, sayısı yüzleri bulan zenaatların dağıldığı çarşıları ile başka bir ihtişamı ve hareketli hayatı yaşamıştır. Bu ihtişam ve renk zenginliği ile yüzyıllar süren “caput mundi” rolüne rağmen; İstanbul 18. yüzyıl ortalarına kadar, eski Akdeniz dünyasında görülen şehir yapısını, faaliyetlerin kent mekânına dağılma ve yansıma biçimini, geleneksel kent dokusunu ana hatlarıyla barındırmıştır.

İstanbul kent dokusu ve kentsel alan kullanım biçiminin Hellenistik dönemden 8. yüzyıla kadar belirli kurumlaşmalar ve faaliyet kalıpları etrafında biçimlendiği görülmektedir.

Bizans Öncesi Dönem

Karadeniz ve Ege arasındaki trafiğin kenetlendiği noktada olan prehellenistik Bizans; o çağların önemli balıkçılık merkezi ve ticari antreposuydu. Kentin Haliç ve bugünkü Eminönü’ne rastlayan liman meydanı bu faaliyete göre örgütlenmiş bir merkezdi. Bu merkezde kentin; ticaret, ulaşım, depolama kadar yönetsel ve askeri (koruyucu) fonksiyonları da yoğunlaşmaktaydı.

Byzantion’un merkezi bölgesi, içinde tapınağıyla Akropol’ün bulunduğu bugünkü Sarayburnu ile Unkapanı arasında, konut bölgesi ise liman ve pazarın hemen arkasında kurulmuştu. Bu bölgede, balıkçılar ve aşağı gelir grubundan halk, Akropol’ün eteklerinde ise yüksek tabaka ve tüccarlar yerleşmişlerdi. Bunun yanı sıra, Agora ve diğer resmî binalar da Akropol’ün ve zengin tabaka konutlarının bulunduğu bölgedeydi. Konut bölgesi dışında hayvan ticareti için kentin doğu bölgesi ve Marmara kıyısında, özel bir hayvan pazarı kurulmuştu. Geleneksel antik kentlerin yapısı ve yerleşme düzeniyle tamamen uyum halindeki yerleşme, sonraki Roma devrinde de temel bir değişikliğe uğramamıştır.

Bizans Dönemi

IV. yüzyılın ortalarında İmparator Konstantin, kenti artan nüfusuyla orantılı olarak, gerek iş ve idare bölgesinde gerekse konut alanlarında niteliksel olmaktan çok niceliksel değişim sağlayacak şekilde yeniden inşa etmiştir. Mekândaki hiyerarşi korunarak kentin, bugün Sarayburnu ve Sultanahmet Meydanı olarak bilinen noktaları arasında, İmparatorluk Sarayı (Hipodromun güneybatısı), büyük yönetsel bürolar ve Hipodrom yer almaktaydı. Hipodromda eğlencenin yanı sıra cezalar infaz edilir, genel siyasi tartımalar da burada yapılırdı. Konstantin’in izleyicilerinden I. Theodosius zamanında kentin mekân organizasyonu korunarak konut bölgesi ve batı yakasındaki askerî kışlalar daha da batıya doğru yayılmıştı. Bunun nedeni (surların batıya kayması) nüfus artışından ziyade askerî bölge ve su sarnıçlarının muhafaza altına alınmak istenmesiydi. Yönetim bölgesinden kentin içlerine uzanan yol, bu dönemde bütün görkemiyle ortaya çıkmış, liman ve civarındaki faaliyet noktaları da artan nüfusa uygun olarak IV. yüzyıl sonunda hızla genişlemiştir.

Eski İstanbul
Çizim, 1800 / Fotoğraf: Anonim

Osmanlı Dönemi

Fetihten sonra İstanbul yine bir “caput mundi” durumuna geldi, yeniden Balkanlar ve küçük Asya’daki geniş bir art-ülkeyle (hinterlantla) bütünleşti. İş merkezi, konut alanındaki yerleşme kalıpları ise Bizans devrindeki dokuyu sürdürdüler. İstanbul’da bu dönemde gözlenen nüfus artışı (göç ve mecburi iskân) esasen önceki dönemlerdeki olaylardan ötürü, ekonomik yönden çöken ve boşalan bir kentin restorasyonu amacını taşımaktaydı.

15. yüzyılın başlarında Konstantinopolis’in özellikle konut bölgeleri büyük ölçüde boşalmıştı. 1403’te Timurlenk’e elçi olarak giderken kentten geçen Kastilyalı Clavijo tarafından, kentin boş arsalar, ekili bahçe ve bostanlarla dolu olduğu bildirilmektedir. 1419’da şehri ziyaret eden Buondelmonte, şehrin harap ve bölük pörçük halinden; 1433’de Brocquére ise, kentin yer yer ekili alanlarla bölündüğünden söz etmişlerdir.

Şehrin mekân organizasyonu, geleneksel kent dokusuna özgü nitelikleri barındırmakta, yönetim ve kontrol bölgesi, iş ve liman bölgesi ile konut alanı da bu geleneksel yapıya göre sıralanmaktaydı.

Eski İstanbul
Çizim, 1800 / Fotoğraf: Anonim

Yönetim ve Kontrol Bölgesi

Roma döneminde dünyanın merkezi olarak algılanan Sultanahmet Meydanı sonraki dönemlerde de kentin en önemli merkezi oldu. Birkaç yüzyıl boyunca hem en büyük abideler burada yükseldi, hem de dünyanın ve imparatorluğun gidişatına yön veren isyanlar burada patlak verdi. Mekân, dünyanın en güzel meydanı ve en kanlı hadiselerin geçtiği yeri olmuştur. Nika İsyanı, IV. Mehmet devri vak’aları, Osmanlı modernlemesinin başlangıcı sayılan 1826’da Yeniçeri Ocağının kaldırılması sırasındaki kanlı olaylar Sultanahmet Meydanında yaşanmıştır. Bir asır kadar sükûnet içinde çehresi değişen bu meydan Mütareke devrinde işgal kuvvetlerine karşı en büyük mitingle siyasi kariyerini tamamlamış ve bugün insanlık tarihinin en güzel açık hava salonu haline gelmiştir.

Bizans döneminde sarayın, devlet bürolarının, yüksek tabaka konutlarının ve kentin tapınağının bulunduğu alan Osmanlı döneminde de aynı amaçla kullanılmıştır. Fatih’in (Beyazıt’ta üniversitenin yerinde) yaptırdığı Eski Saray kısa zamanda terk edilmiş ve Topkapı Sarayına geçilmiştir. Bu dönemde de Ayasofya kentin en önemli ibadethanesi olmuş, Hipodrom ise Atmeydanı olarak benzer fonksiyonları yerine getirmiş, genellikle yöneticilerin konakları da burada yer almıştır. Önemle belirtilmesi gereken bir özellik de, bütün geleneksel kentlerdeki gibi İstanbul’da da 19. yüzyıla kadar yönetim merkezinde kurumlaşan devlet ofislerinin yer aldığı sabit binaların olmamasıdır. Bu bölgede Saray ve Sadrazamlık (Sublime Port – Bâbıâli) ve yüzyıla kadar göze çarpan bir devlet ofisi yoktur. 

Fetihten sonra İstanbul; Balkanlar ve Anadolu’ya egemen olan siyasal gücün merkezi ve Karadeniz ile Akdeniz’in önemli bir uğrak noktası olma görevini sürdürdüğünden, nüfusun arttırılması için çalıılmı??tır. 15. yüzyılda sürgün metodu ile Anadolu ve Rumeli ile Karadeniz ülkelerinden getirilen müslim ve gayrimüslim grupları şehre yerleştirilmiştir.7 Şehrin nüfusu bu dönemde 100.000 olarak belirtilmektedir.

Liman Bölgesi ve Çarşılar

Ekonomik faaliyetlerin restorasyonu amacıyla, muhtelif cami, imaret çarşılar ya yeniden yapılmı?? ya da eski yapılar onarılmıştır. Bu bölge limandan bugünkü Beyazıt’a kadar uzanmakta, diğer yandan kentin önemli medreseleri de konut bölgesi ile bu bölge arasında yer almaktaydı.

Eminönü, 15–17. yüzyıllarda liman merkezi görevini görmekteydi. Eremya Çelebi, Mısır’dan ve uzak adalardan gelen gemilerin burada gümrük eminliği önünde durup, kontrol için beklediğini bildirir.8 Uzak ülkelerden gelen malların depo edildiği antrepolar ve satıının yapıldığı Mısır Çarısı da aynı nedenle burada inşa edilmiştir. Esir ticaretine bakan “pencik emini” Eminönü’ndeydi. Eminönü ve Unkapanı arasında ise Balıkpazarı bulunmaktaydı. Antik şehirlerde balık pazarı, uzmanlaşmış?? diğer pazardan ayrı bir alanda kurulmaktaydı. Daha çok alışverişin yoğunluğu ve sağlık nedenleriyle oluan bu ayrım sadece kalabalık antik ve feodal metropollerde görülmektedir. Bu merkezdeki doku daha zi yade Bizans dönemini yansıtmaktadır. Unkapanı söylendiği gibi kentin gerek duyduğu Dobruca ve Karadeniz’den getirilen buğday ve unun boaltıldığı ve ekmekçi esnafının faaliyet gösterdiği yer olmu, Dstanbul’un geleneksel kent özelliklerini gösteren mekân kalıpları uzun yüzyıllar aynı kalmıtır. Kontrol ve iş bölgesindeki genişlemeler, sadece kentin doğal hinterlantının büyümesi ile açıklanabilir.

Bütün makaleye şu adresten ulaşabilirsiniz: http://www.ioi.gov.tr/sp/eklenen_dosya/20061021223613_ist_bel_stratejikplan2.pdf

 

Go
Login With Social